Mülteciler Derneği
 

اللاجئين السوريينSuriyeli Sığınmacılar
2011 yılından bu yana devam eden Suriye savaşında resmi olmayan tahmini rakamlarla 283.000 kişi hayatını kaybetmiş ve 6 milyona yakın Suriyeli ülke dışına göç etmek durumda kalmıştır. Ülke dışına göç eden Suriyeli nüfusun % 75’ini kadınlar ve 18 yaşın altındaki çocuklar oluşturmaktadır. Ülkelerinden ayrılmak zorunda kalarak başka ülkelere sığınmış ve güvenlik, beslenme, barınma, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılama arayışına girmiş olan bu göçmenlerin büyük çoğunluğu zor koşullar altında yaşamlarını sürdürmektedir. Bunun yanında söz konusu nüfusa kapılarını açan ülkeler için de durum oldukça karışıktır. Mevcut duruma ekonomik ve toplumsal baskı oluşturmasının yanı sıra Suriyeli farklı etnik grupların yarattığı gerginlikler yerleşik halklar arasında tepkinin yükselmesine neden olmaktadır.

Türkiye, Suriye’ye komşu ülkeler arasında en fazla Suriyeli ağırlayan ülkedir. Türkiye’de resmi rakamlara göre Kasım 2014 tarihi itibarıyla 1.645.000 Suriyeli barınmaktadır. Resmi olmayan rakamlara göre ise Türkiye’deki Suriye vatandaşlarının gerçek sayısının 2 milyonu aştığı söylenmektedir. Başta sınır vilayetleri olmak üzere Türkiye’nin pek çok ilinde henüz kayıt altına alınmamış ve ülkeye kaçak yollardan girmiş sığınmacı bulunmaktadır. Türkiye’de bulunan Suriyeliler gerçeği, kamplarda ve kamp dışında yaşayanlar olarak iki ayrı başlıkta ele alınmalıdır.

Kamplarda yaşayanların büyük kısmı, refah ve sosyal imkânlar açısından kamp dışındakilere göre iyi durumdadır. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda Türkiye’nin kampların kurulması ve idaresi açısından dünyaya örnek olacak bir çalışma gerçekleştirmiştir. Buna karşın sığınmacıların yaklaşık %85’lik kısmı kamp dışında yaşamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’deki Suriyelilerin karşı karşıya kaldığı sorunların esas boyutunu kamp dışında, şehir merkezlerinde yaşayanlar oluşturmaktadır. Şehirlerde yaşayan sığınmacıların Türkiye toplumuna uyumunda birçok sorun yaşanmaktadır. Öncelikle kısa süreli ve geçici bir durum olarak görülen bu göç dalgası, gün geçtikçe kalıcı bir hâl almaktadır. Bu durum göç eden ve göçü kabul eden insanların psikolojilerini ve tepkilerini kaçınılmaz olarak etkilemektedir. Bununla beraber Türkiye’de izlenen açık sınır politikası sadece sınır kapılarından değil, tüm sınır boyunca sürekli ve denetlenemeyen bir şekilde giriş ve çıkışların yapılmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan göç dalgası ise sığınmacı sayısında olağanüstü bir artışa sebep olmuştur. Bundan dolayı göçmen dayanışma ağları ve göçmenlere yönelik hizmet veren kurumlar da çözüm sunmakta yetersiz kalmış ve bir yığın sorun ortaya çıkmıştır.

Bu sorunların çözümüne yönelik ne yerelde ne de Türkiye genelinde sistematik ve sürdürülebilir bir hizmetler ağı oluşturulamamıştır. Sunulan hizmetler kamu kuruluşları, uluslararası kuruluşlar, yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri ve gönüllüler tarafından mütevazi adımlar ve geçici çalışmalar olarak yürütülmektedir. Gereksinimler ise kamu kuruluşları ve STK’lar tarafından gıda, eşya, kıyafet yardımı yapılarak ve istihdam, sağlık, eğitim desteği verilerek karşılanmaktadır. Ancak özellikle sivil toplum örgütleri kaynak bulma ve yaratma konusundaki sıkıntıları nedeniyle hizmetlerinin sürdürülebilirliği konusunda pek çok sorun yaşamaktadır.

Hizmetlerin sistemli ve sürekli olmaması sebebiyle sığınmacılar kamp dışında yaşamak için daha çok sosyo-ekonomik düzeyi düşük semtleri tercih etmektedirler. Genellikle evlerde birkaç ailenin bir arada kaldığı, evde odabaşına düşen kişi sayısının oldukça yüksek olduğu durumlarla sıkça karşılaşılmaktadır. Yaşanılan çoğu ev fiziksel olarak kötü koşullarda olmasının yanında ısınma ve hijyen açısından da sorunlu olmaktadır. Mutfak ve banyo koşulları sağlıksızdır. Bu koşullara istismarcı ev sahipleri sebebiyle yükselen ev kiraları ve kişi sayısı çok olduğu için yüklü gelen elektrik ve su faturaları da eklenince durum iyice içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.

Sığınmacılarla ilgili sorunların çözümüne yönelik kapsamlı bir bütün oluşturulabilmesi için meselenin sosyal boyutu göz ardı edilmemelidir. Bu faktör Türkiye’deki sığınma sisteminin eksikliklerinden biridir. AB Konsey Kabul Koşulları Yönergesi ve Türkiye Göç ve İltica Ulusal Eylem Planı eksik olan bu hususa dair düzenlemeleri içermektedir. Sığınma sistemine ilişkin bu yeni yapılanmada, sosyal boyutun düzenlenmesi ve hassas gruplar başta olmak üzere sığınma sürecinin insan onuruna yakışır bir standarda kavuşturulması vurgulanmaktadır. Öncelikle sığınmacı ve mültecilerin temel gereksinimleri tespit edilmeli, bu gereksinimlere yönelik kaynaklar arttırılmalı, kaynaklar sürekli kılınmalı ve tüm politika ve hizmetlerde sığınmacıların katılımı sağlanmalıdır. Çünkü yer değiştirmek ve savaş ortamından uzaklaşmak savaşın etkisini bitirmeye yetmemektedir.

Savaşın devam eden etkilerinin başında barınma ve beslenme olanaklarının kötüleşmesi, ulaşım ve iletişimde bozulma, sosyo-ekonomik koşullarda kötüleşme, artan hastalık ortamları, tıbbi bakım koşullarının kötüleşmesi ve halk sağlığı müdahalelerinin olanaksızlaşması gelmektedir. Bu sebeple hizmetlerin sunumu sosyal boyut ele alınarak gerçekleştirilmeli ve temel gereksinimlerin karşılanması, sığınmacıların uyumunu sağlama, bekleme sürecinin mümkün olduğu ölçüde iyi bir şekilde atlatılması ve kişinin stresten uzak gündelik yaşamını sürdürmesi gibi unsurlara odaklanılmalıdır.

Temel gereksinimlerin sağlanması için aşağıdaki hizmetler vazgeçilmezdir Sağlıklı barınma koşullarının sağlanması (Bu kapsamda banyo ve mutfak araç-gereçleri, hijyene yönelik malzemeler, ev gereksinimleri (battaniye, döşek, kilim vd.), ısınma olanakları (yakacak –kömür, odun, elektrik vb- , soba vb. ısınma araç gereçleri öncelikli gereksinimler arasındadır)

Beslenme önlemlerinin alınması (Beslenme eksikliği hem çocuklarda hem erişkinlerde yaygındır. Erişkinlerde bu sorunun çözümüne yönelik yerel yönetim tarafından çözüm yolları geliştirilmelidir. Bebeklerde mama kullanımı, erişimde sıkıntılar olmasına rağmen yaygındır, anne sütünün önemi ve ek gıdalara geçiş doğum yapan tüm kadınlara anlatılmalıdır. Gereksinimi olanlara sağlıklı ve güvenilir mamalar ücretsiz olarak sağlanmalıdır.)

Mevsimlere uygun giyim olanaklarının sağlanması (soğuktan koruyacak giysi, ayakkabı, bere ve çorap türü giysiler temin edilmelidir) Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için hijyen olanaklarının iyileştirilmesi ( Temizlik ev kişisel bakım ürünleri , iç çamaşır, havlu, tuvalet kağıdı, ped, çocuk bezi vb. malzemeleri düzenli olarak sağlanmalı) İşyerlerinde insani çalışma koşullarının sağlanması için çabaların yoğunlaştırılması.

Suriyeliler, yerleşik halk açısından bakıldığında beklenmedik yabancılardır. Yerleşiklerin ortak alanda yaşama ve sosyal ortamı paylaşma konusunda dil ve kültür farklılığı sebebiyle zorlandığı ve sığınmacı sayısının beklenenin çok üstünde olması sebebiyle kaynakları paylaşırken gerilen ve sığınmacılık koşullarında temel yaşam ihtiyaçlarına (barınma, beslenme, temiz su ve sağlık) ulaşmakta ciddi sorunlar yaşayan bu insanlar dar mekanlarda kalabalık nüfuslar halinde yaşamak zorunda kalmışlardır. Birçok Suriyeli geçirdiği travmalara bağlı olarak psikolojik problemler yaşamakta, yeterli ve sağlıklı beslenememekte, temizlik maddelerine ulaşma sıkıntısı çekmekte, düşük ücrete ağır koşullarda çalıştırılmakta, dil engeli ve kültürleri sebebiyle toplumla uyumsuzluk sorunu yaşamaktadır. Bunların ötesinde,

Nilay Etiler (Kocaeli Üniversitesi) ve Kuvvet Lordoğlu (Kocaeli/ Marmara Üniversitesi)’nun “Göçmenlerin Sağlık Sorunları” isimli makalelerinde tek başına göç sürecinin dahi kişilerin ruhsal sağlığı üzerinde çok etkili olduğu belirtilmektedir. Makaleye göre; “Yaşam koşullarının iyi olduğu durumlarda bile yoğun yurt özlemi ve nostalji duyguları, kültür farklılığı gibi etkenler köklerden kopma hissi vermekte ve göçmenlere özgü bir ruhsal sorun ortaya çıkmaktadır. Bu rahatsızlık durumu uzmanlar tarafından “stres” kavramı ile açıklamaktadır. Stres, büyük bir davranışsal düzenleme gerektiren ani yaşam olayları veya değişimlere vücudun verdiği yanıttır ve geçici strese vücudun verdiği fizyolojik tepkiler, yaşanan ani olay karşısında kişiyi daha güçlü hale getirmektedir. Ancak göçmenlerin yaşadığı stres geçici değil süreklidir.

Yani kronik bir stres oluşmuştur ve stresin bu hali kişiyi güçsüzleştiren bir durum ortaya çıkarmaktadır. Stres yapıcı ortama sürekli maruz kalmak sağlığı bozan bir etkendir ve dezavantajlı kişiler bu sorunlarla başa çıkabilecek kişisel, maddi ve sosyal kaynaklarının kısıtlı olmasından dolayı kronik stresin sağlığı bozan sonuçlarına direnememektedirler. Kısaca göç ve uyum sorunlarının neden olduğu stres ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir.”

Tüm bu veriler bizi, göçmenlerin çözülemeyen tüm sorunlarının bir noktadan sonra kendini sağlık sıkıntısı olarak göstermeye başladığı gerçeğine ulaştırmaktadır. Üstelik koşulların sağlıksızlığı nedeniyle hastalıklar normal bir seyirde değil birçok farklı etmenin tesiriyle birden fazla sağlık bozukluğu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu yoğun mağduriyete rağmen müdahale konusunda ciddi engellerle karşılaşılmaktadır. Sağlık hizmetlerinden yararlanma her ne kadar Anayasa’da en temel haklar arasında yer alsa da ne yazık ki eksiksiz bir “sağlık hakkı” kullanımından ya da “sağlığa erişim” den bahsetmek mümkün değildir.

Göçmen haklarının, sağlık prosedürlerinin ve randevu sisteminin bilinmemesi, bu kişilere yönelik özel uygulamaların olmaması, ekonomik sorunlar, hasta-doktor arasındaki dil ve kültür kaynaklı iletişim problemi, bazı sağlık çalışanlarının göçmenlere karşı ilgisiz, duyarsız ve aşağılamaya varan tutumları nedenleriyle sağlık hakkı göçmenler tarafından zamanında ve yeterince kullanılamamaktadır. Bu da göçmen nüfusunda hastalık yükünün artmasına ve hastalıkların kronikleşmesine neden olmakta ve yerel halkın sağlığını da tehdit etmektedir.

Bu sorunların yaşanmasının göçmenleri aşan bir başka önemli nedeni daha vardır ki o da bazı bölgelerdeki Belediye kaynaklarının sınırlı olmasıdır. Sultanbeyli, İstanbul’un en dezavantajlı bölgelerinden biri olması sebebiyle kaynakları sınırlı olan bölgelerin başında gelmektedir. Sığınmacıların Sultanbeyli’ye gelmesiyle birlikte belediye, çok daha fazla sayıda insana aynı hizmetleri aynı miktarda bütçe ile sunmak durumunda kalmıştır. Dezavantajlı bir ilçe olarak Sultanbeyli’nin harcamalarına Suriyeli nüfusun ihtiyaçlarının da eklenmesi durumu, yöneticiler için çok daha zor bir hale getirmiştir. Bu da sınırlı mevcut kaynakların yetersiz kalmasına ve temel hizmetlerin aksamasına neden olmuştur. Aksayan bu hizmetlerin başında göçmenler için hayati önem taşıyan sağlık hizmeti bulunmaktadır. 315 bini aşkın nüfusuna rağmen Sultanbeyli’de 1 tane devlet hastanesi bulunmaktadır.

Devlet hastanesinin kapasitesi oldukça sınırlıdır ve hastane halkın ihtiyaçlarını karşılamakta dahi zorlanmaktadır. Suriyelilerin sayısının bölgede artmasıyla birlikte, günde 30-40 arası Suriyeli hasta devlet hastanesine başvurmaya başlamıştır. Yoğun hasta sayısı hemşire ve doktorların iş yükünü artırdığı gibi normal girişlerin dahi acilden yapılması mevcut işleyişin tıkanmasına neden olmakta ve aciliyeti olmayan Suriyeli hastalar sebebiyle vatandaşların hizmet alımı sekteye uğramaktadır.

Sonuç olarak Sultanbeyli’deki sığınmacıların yaşam koşulları diğer bölgelerdeki yaşam koşullarından daha zordur ve bu sebeple göçmen hukukunun temel maddelerinden biri olan sağlık hizmetlerine erişim ve tedavi süreçlerinden yararlanma hakkı aynı nedenle hayati bir önem taşımaktadır. Çözüm arayışına girmek ise insani ve vicdani bir sorumluluk olmanın ötesinde kamusal bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye’deki sığınma sisteminde, mültecilik talebinde bulunanlara karşı uluslararası bağlayıcılığı olan coğrafi kısıtlamalar söz konusudur ve hukuki olarak Avrupa dışındaki sığınmacı taleplerine “mülteci”lik statüsü verilememektedir. Bu sebeple yaşadıkları topraklardan ayrılmaya zorlanıp Türkiye’ye sığınmış Suriyeli göçmenler için, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nce, halen yürürlükte olan Yabancılar Yasası kapsamında bir yönetmelik hazırlanmıştır. Bu yönetmeliğe göre Suriyeli sığınmacılar Türkiye’de “Geçici Koruma Altındaki Yabancılar” statüsü ile “misafir” olarak bulunacaklardır. Fakat, Suriye’deki sürecin uzamış ve sığınmacıların geri dönüş tarihi belirsizleşmiştir. Buna rağmen yöneticiler tarafından yerel yaşam kültürüne uyum sağlanmasına yönelik adımlar hala atılmamıştır. Yani, sığınmacıların Türkiye’de “geçici” olarak kaldıkları varsayımı ile sığınmacılara ilişkin sistematik, bütüncül ve kapsayıcı bir hizmetler ağı oluşturulmamaktadır. Verilen hizmetler dağınık, sürdürülebilirlik problemleri olan ve çoğu zaman da bu alanda çalışan kişilerin iyi niyetlerine dayalı olarak yürütülen çalışmalar biçimindedir. Oysa kalışları geçici dahi olsa ülkelerinden kaçışa neden olan olaylar, kaçış sırasında yaşanılan travmalar, tehlikeli yolculuk (cinsel taciz, işkence, tutuklanma, açlık, susuzluk), aile bölünmesi, aile kaybı, ve Türkiye’deki gündelik yaşamda karşılaştıkları sorunlar dikkate alınarak sığınmacılara yönelik hizmetlerin bir bütünlük içinde planlanması ve bu yönde hizmet sunulması şarttır. Bu yaklaşım, Türkiye’deki sığınma sistemini şekillendiren AB ilişkileri bakımından da önem arz etmektedir.

2005 yılında çıkarılan AB Konseyi Kabul Koşulları Yönergesi ile sığınmacılara verilecek sistematik, bütüncül ve kapsayıcı hizmetlere şöyle bir kapsam belirlenmiştir;

  • Kabul ve konaklama merkezleri kurularak sığınmacılar ve yetkili makamlar arasında uygun bir koordinasyonun sağlanması
  • Sığınma prosedürlerinin hayata geçirilmesi
  • Kimlik belgelerinin sağlanması
  • Hukuki yardım desteği verilmesi
  • Sağlık, bakım, eğitim gibi temel hizmetlerin sunulması
  • “Hassas durumdaki kişiler” ve “özel ihtiyaçları bulunan gruplar”ın ihtiyaçlarına cevap verecek tedbirlerin alınması (Refakatsiz küçükler, yaşlılar, yanlarında küçük çocuklar bulunan bekar ebeveynler, hamile kadınlar, özürlüler, işkence, tecavüz diğer ciddi psikolojik, fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalmış kişiler)

Kısacası Suriyeliler, “Geçici Koruma Altındaki Yabancılar”dır ve bu tanım üzerinden bir takım haklara sahiptirler. Bu haklar kapsamında sosyal yardımlardan faydalanabilmeleri için İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne başvurarak kayıt yaptırmaları gerekmektedir. Kayıt sırasında gerek kamplarda barınan, gerekse ülke geline dağılarak kendi yaşam koşullarını kendileri sağlamaya çalışan göçmenlere özel kimlik numaralı bir kart verilmektedir. Bu kart ile sığınmacıların statüleri belgelendirilmekte ve sığınmacılara Türk vatandaşlarının sahip olduğu bazı olanaklardan faydalanma hakkı tanınmaktadır. Resmi biçimde geçici koruma statüsü elde eden göçmenler bu sayede özellikle eğitim, sağlık ve çalışma izni alanlarında Türk vatandaşları gibi eğitimlerine devam edebilecek, Türkiye’deki hastanelerden faydalanabilecek ve işyerlerinde çalışabilecektirler.